Friday, February 2, 2007

Diri bir vücut için...



Diri bir vücut için...
Yüzmenin, diri bir vücuda sahip olmak isteyen bayanlar için çok yararlı olduğunu biliyor muydunuz?

Yrd. Doç. Dr. Yalçın Kaya, sağlıklı yaşam için tüm sporların yararlı olduğunu, sporun düzenli şekilde yapılmasının ise kişiye bir kat daha yarar sağladığını ifade etti.

Form tutmak ve estetik bir vücuda sahip olmak isteyenler için yüzmenin ayrı bir önem taşıdığını dile getiren Kaya, yüzme sırasında nefesin bir süre tutulması zorunluluğunun kişinin nefesini açtığını, bu durumun ise vücudun tüm organlarının aktif hale geçmesini sağladığını belirtti.

Yüzmenin aynı zamanda vücuda bir orantı, simetri kazındırdığını, bunun da estetik açıdan büyük önem taşıdığını ifade eden Kaya, ''Örneğin tenis insana vücut simetrisi kazandırmaz. Yüzmeye göre daha fazla medyada yer almasını sebebi, görsel açıdan tenisin varyasyon zenginliğine sahip olmasıdır" dedi.

Yüzmenin sağlı sollu simetrik olarak yapılması gereken hareketlerden oluştuğu için vücut gelişimi açısından önemli olduğuna değinen Kaya, "Buna akciğer kapasitesinin gelişmesi de eklendiği zaman, form tutmak isteyen bayanlar için yüzme oldukça tercih edilir bir branştır" diye konuştu.

Yağ dokusunu enerjiye çeviriyor

Kaya, yüzme sporunun vücudun hem yağ dokusunu yakıp enerjiye çevirdiğini, hem de kişiyi estetik yapıya sahip hale getirdiğini vurguladı.

Sporcu olmayan, sıradan bir günlük yaşama sahip kişi için günde 1.5-2 saat olmak üzere haftada 2-3 kez yapılacak antrenmanların yeterli geleceğini anlatan Kaya, ancak uzman gözetiminde yüzülmesi durumunda, gelişmenin daha erken ortaya çıkacağını söyledi.

Kaya, yüzmenin estetik açıdan özellikle bayanlar için önemli kazanımları da beraberinde getireceğini belirterek, ''Yüzme göğüslerin dikleşmesini ve diriliğini sağlar. Omzu yüzme sırasında yukarı kadar kaldırıyorsunuz, böylece göğüs dokuları da gelişmiş oluyor. Özellikle sarkık göğüslü bayanların, göğüslerini dik hale getirmeleri için yüzmenin önemi büyük'' dedi.

Monday, January 29, 2007

Tüp bebek tedavisinde yeni dönem

Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu, normal yollardan çocuk sahibi olamayan çiftlerin bebek özlemine son veren tüp bebek tedavisiyle ilgili yeni düzenlemeler içeriyor.

Mevcut sisteme göre SSK’lı hastalar özel merkezlerden yararlanamazken, Genel Sağlık Sigortası’nın yürürlüğe girmesiyle özel-kamu ayrımı kalkacağı için Sosyal Güvenlik Kurumuyla anlaşmalı her merkeze başvurulabilecek. Mevcut sisteme göre 3 olan deneme sayısı 2’ye düşecek.

Anayasa Mahkemesi’nin bazı hükümlerini iptal ettiği Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun yürürlük tarihi değiştirilmediği takdirde 1 Ocak’tan itibaren uygulanacak 63. maddesi, evli olmakla birlikte çocuk sahibi olamayan genel sağlık sigortalısının kadınsa kendisinin, erkekse karısının yardımcı üreme yöntemiyle tedavisine ilişkin kuralları düzenliyor.

Buna göre, şu şartların birlikte gerçekleşmesi halinde tüp bebek tedavisi, Kurumca karşılanacak:
* Tıbbi tedaviler sonrasında normal yöntemlerle çocuk sahibi olunamadığı ve ancak yardımcı üreme yöntemiyle çocuk sahibi olunabileceğinin, Kurumca yetkilendirilen sağlık hizmet sunucularının sağlık kurulları tarafından tıbben mümkün görülmesi,
* 23 yaşından büyük, 39 yaşından küçük olunması,
* Son 3 yıl içinde diğer tedavi yöntemlerinden sonuç alınamadığının Kurumca yetkilendirilen sağlık hizmet sunucularının sağlık kurulları tarafından belgelenmesi,
* Uygulamanın yapıldığı tıbbi merkezin, Kurum ile sözleşmesinin bulunması,
* En az 5 yıldır genel sağlık sigortalısı veya bakmakla yükümlü olunan kişi olup, 900 gün genel sağlık sigortası prim gün sayısının bulunması.

Mevcut düzenlemeye göre 3 olan deneme sayısı yeni sistemde 2’ye, 40 olan yaş sınırı da 39’a düşecek.

“SÖZLEŞMESİ OLAN HER KURUMA BAŞVURULABİLECEK”
Genel Sağlık Sigortası Genel Müdürü Sami Türkoğlu, mevcut sisteme göre Bağ-Kur ve Emekli Sandığı mensupları ile Yeşil Kartlıların tüp bebek tedavisi için özel sağlık kurumlarına başvurabildiğini, SSK’lıların ise sadece kamu sağlık kurumlarından yararlanabildiğini hatırlattı.

Yeni sistemde kamu-özel ayrımının ortadan kalkacağını bildiren Türkoğlu, “Genel Sağlık Sigortası ile sağlık kuruluşları arasındaki kamu-özel ayrımı ortadan kalkacağı için bizim şartlarımızı ve verdiğimiz fiyatı kabul ederek sözleşme imzalayan her sağlık kurumuna başvurulabilecek” dedi. Türkoğlu, fiyatlandırma konusunda çalışmaların sürdüğünü, bu konuda bir rakamın henüz ortaya çıkmadığını bildirdi.

DENEME SAYISI 3’DEN 2’YE DÜŞECEK
Türk Jinekoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Bülent Tıraş, yeni sistemle tüp bebekte deneme sayısının 3’den 2’ye düşürülmesini eleştirerek, “Başarı şansı birinci denemede yüzde 50-55, ikinci denemede yüzde 70-75, üçüncü denemede ise yüzde 80-85’tir. Deneme sayısı ikiye düşürüldüğünde yüzde 10-15’lik bir kesimin gebelik şansı ortadan kalkar” dedi.

Yeni sistemle yaş aralığının 23-39 olarak belirlenmesinin de yanlış olduğunu savunan Tıraş, “18 yaşında evlenen ve eşinde hiç sperm olmayan bir kadının çocuk sahibi olabilmesi için mutlaka tüp bebek yöntemine başvurması lazım. Ama bu çift çocuk sahibi olabilmek için 4 yıl beklemek zorunda kalacak” diye konuştu.

Normal yolla bebek sahibi olamayan kadınların tüp bebek yöntemiyle 43 yaşına kadar anne olabileceğini, ancak bu şansın 37 yaşından sonra ciddi olarak azaldığını anlatan Tıraş, “Yaş sınırı neden 37 değil de 39 oldu, hangi kriterler göz önüne alınarak 40’dan 39’a düşürüldü belli değil. Bu tür düzenlemeler bilimsel gerçekler göz önüne alınarak yapılmalıdır” görüşünü savundu.

SSK’lıların tüp bebek tedavilerinin, kamu hastanelerine başvurmak koşuluyla yaklaşık bir yıldır kurumca karşılandığını hatırlatan Tıraş, “SSK’lılar bir yıldır üvey evlat muamelesi görüyordu. Diğer kurum mensupları özel merkezlere başvurabilirken SSK’lıların bu haktan yararlanmaması yanlıştı. Dünyada tüp bebek tedavileri özel merkezlerde yapılıyor. Ayrıca geri ödeme kurumlarının bu işlem için ödediği bin 250 YTL de yeterli değil. Bir nevi sübvansiyon. Bu tutar artırılmalıdır” dedi.

RUHSATLI TÜP BEBEK MERKEZLERİ
Tüp bebek yöntemi normal yollardan çocuk sahibi olamayan çiftler için umut haline gelirken, üremeye yardımcı merkezlerin sayısı da her geçen gün artıyor. Sağlık Bakanlığından ruhsatlı merkezlerin sayısı son 6 ayda 78’den 84’e yükselirken, yeni merkezler İstanbul, Bursa, Adana ve Gaziantep gibi büyük illerde açıldı. 84 merkezin 63’ü özel, 21’i ise kamuya ait.

İstanbul’da 26’sı özel, 6’sı kamu olmak üzere toplam 32, Ankara’da 8’i özel 7’si kamu olmak üzere toplam 15, İzmir’de ise 5’i özel, 2’si kamu olmak üzere toplam 7 merkez bulunuyor.

Üremeye yardımcı merkezlerin illere göre dağılımı şöyle:
İstanbul (32), Ankara (15), İzmir (7), Bursa (6), Adana (5), Antalya (3), Kayseri, Konya ve Gaziantep (2’şer), Denizli, Diyarbakır, Erzurum, Eskişehir, Kocaeli, Malatya, Sakarya, Samsun ve Trabzon (1’er).

“BAŞARI ORANI SORGULANMALI”
Tıraş, Sağlık Bakanlığının ciddi bir ruhsatlandırma politikası olduğunu ifade ederek, “Tüp bebek sahibi olmak isteyenler başvuracakları merkezin ruhsatlı olup olmadığına dikkat etmeli” dedi.

Bu çiftlerin ayrıca merkezdeki hekim ve embriyologların üremeye yardımcı tekniklerin eğitimini alıp almadığını ve merkezin başarı oranını da sorgulamalarını isteyen Tıraş, ekipte bulunan hem hekim hem de embriyologların iyi yetişmiş olması gerektiğini vurguladı.

İyi bir tüp bebek merkezindeki fiziki ve teknik alt yapının da yeterli olması gerektiğini anlatan Tıraş, nitelikli bir merkezin ayda en az 50 uygulama yapması, eve bebek götürme oranının ise yüzde 35’in altında olmaması gerektiğini söyledi.

Türk halkı cinsel eğitim istiyor

Cinsel Eğitim ve Araştırma Derneği’nce (CETAD) yapılan ankete göre, Türk insanının yüzde 75’i okullarda cinsel eğitim verilmesini istiyor. Cinsel eğitim isteyenlerin yüzde 65’i, eğitimin kız ve erkek çocuklara ayrı ayrı verilmesi gerektiğini düşünüyor.

Cinsel Eğitim ve Araştırma Derneği’nin (CETAD) Avrupa Birliği tarafından finanse edilen ve Sağlık Bakanlığı Türkiye Üreme Sağlığı Programı tarafından desteklenen, “Cinsel Sağlık ve Üreme Sağlığı Alanında Ulusal ve Yerel Medya Yoluyla Savunuculuk Dosyası” düzenlenen basın toplantısıyla kamuoyuna tanıtıldı.

Tanıtım toplantısında açıklamada bulunan İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Engin Eker, “Cinsel Sağlık ve Üreme Sağlığı Alanında Ulusal ve Yerel Medya Yoluyla Savunuculuk” Projesi kapsamında yapılan anket sonuçlarını değerlendirdi.

Araştırmaya katılanların “Okullarda cinsel eğitim verilmesi konusunda ne düşünüyorsunuz?” sorusuna ilginç cevaplar verdiğini söyleyen Eker, yüzde 50.5’inin “kesinlikle verilmeli” dediğini, yüzde 17’sinin “zorunlu olmadan tercihe bağlı olarak verilmeli”, yüzde 24.5’inin ise “cinsel eğitim verilmesine gerek yok” cevabını verdiğini ifade etti.

Eker, deneklerin, “Okullarda cinsel eğitim kız-erkek karma olarak mı verilmeli, yoksa ayrı ayrımı verilmeli?” sorusuna yüzde 65.9’unun ayrı ayrı, yüzde 34.1’inin ise karma olarak verilmesini istediğini söyledi. Yaş oranı ilerledikçe cinsel eğitimin ayrı verilmesi taraftarlarının arttığını belirten Prof. Eker, “Metropollerde karma cinsel eğitim verilmesini isteyenlerin sayısı artarken, kırsal kesimde bu sayı azalıyor” dedi.

“Türklerin yüzde 70’i, ancak doktor sorarsa cinsel sorunlarını anlatıyor”
Yapılan araştırmada, Türk insanının doktoru sormadan cinsel konulara giremediğini belirlediklerini kaydeden Engin Eker, şunları söyledi:
“Şeker, kalp, tansiyon gibi rahatsızlıklarla doktora giden özellikle yaşlılara, doktoru ‘cinsellikle ilgili bir problemin var mı’ diye sorduğunda, yüzde 70 oranında ‘evet’ cevabı alınıyor ve cinsel sorunlar anlatılmaya başlanıyor. Bunun dışında, erkeklerin sadece yüzde 5’i, kadınların ise yüzde 6’sı cinsel sorunlarını direk olarak doktoruna anlatabiliyor.”

Tansiyonu yaşam tarzı belirliyor

Beslenme, fiziksel aktivite, alkol tüketimi ve kilo kontrolü, tansiyon üzerinde etkili oluyor.


Avrupa Gıda Bilgi-İletişimi Konseyince periyodik olarak yayımlanan “Foodtoday” raporundan edinilen bilgiye göre, tansiyon üzerine en büyük etkiyi yaşam tarzı yapıyor. Obezite, fiziksel aktivitenin azlığı ve düşük potasyum alımının özellikle hipertansiyon üzerinde olumsuz etki yarattığının belirtildiği raporda, doymuş ve çoklu doymamış yağların oranının da tansiyon ile ilişkili olduğu vurgulanıyor.

DASH (Hipertansiyonun Durdurulması İçin Diyetsel Yaklaşım) olarak tanımlanan sebze, meyve ve hububat ürünlerince zengin, düşük yağlı süt ürünleri, balık, baklagiller, tavuk ve yağsız etleri içeren diyetin de tansiyon üzerinde oldukça yararlı olduğunun açıklandığı raporda, tuz alımı sabit tutulduğunda, sistolik kan basıncının (hipertansiyon) önemli derecede düştüğü belirtiliyor.

Yaşam tarzında yapılabilecek çeşitli değişikliklerin tansiyon üzerine potansiyel, olası yararlarının açıklandığını raporda, sağlık açısından şu bilgiler yer alıyor:
“Normal vücut ağırlığını korumak sistolik kan basıncı (hipertansiyon)üzerinde olumlu etki yapıyor. Fazla kilolu olunması durumunda ideal kiloya ulaşana kadar her 10 kilo kaybetme kan basıncında 5-20 mm Hg’lik azalmayı sağlıyor. DASH diyet planını uygulama da sistolik kan basıncında 8-14 mm Hg’lik bir azalmayı getiriyor. Diyetle alınan sodyum ve tuz tüketiminin azaltılması 2-8 mm Hg, haftanın çoğunluğunda günde 30 dakika hızlı yürüme gibi bazı fiziksel aktiviteleri gerçekleştirmek de hipertansiyonun 4-9 mm Hg arasında azalmasını sağlıyor. Günlük alkol tüketiminin erkeklerde 3 birim kadınlarda 2 birim azaltmak da hipertansiyonu 2-4 mm Hg arasında azaltıyor. 1 birim alkol, 1 bardak bira, 25 mililitre şarap ya da 10 mililitre viski anlamına geliyor.”

İstanbul Teknik Üniversitesi Gıda Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hikmet Boyacıoğlu, hipertansiyonu 120 mm Hg’nin altında olan kişilerin sağlıklı olduğunu söyledi. 130 mm Hg’nin üzerine çıkıldığında sağlık açısından risk başladığını vurgulayan Boyacıoğlu, “Bu durumda artık doktor kontrolü başlıyor. Artık doktor tavsiyesine göre ilaçlar kullanılması ve yaşam tarzının tansiyonun düzenlenmesi yolunda değiştirilmesi gerekiyor” dedi.

Boyacıoğlu, raporda belirtilen fiziksel aktivite, kilo, alkol tüketimi ve beslenme yolundaki önerilere uyulması durumunda hipertansiyon riskinin azalacağını sözlerine ekledi.

Felçte kök hücre umudu

İngiltere’de bir ilaç firması, felçli hastalarda kök hücre tedavisi için Amerikan İlaç Enstitüsü’ne başvuruda bulundu. Firmanın, insan üzerinde klinik deneyler yapma amacıyla gerçekleştirdiği başvuru, bu alanda ilk olma özelliği taşıyor.

İZMİR - İngiliz ReNeuron Firması inme hastaları için kök hücre tedavisi amacıyla FDA’ya yaptığı resmi başvuruda hastalığın hayvanlar üzerindeki araştırmalarından başarılı sonuçlar elde edildiğini belirterek, insan üzerinde klinik deneylere geçilmesi için izin istedi. Türk Nöroşirürji Derneği Başkanı Prof. Dr. Mehmet Zileli, “Bu girişim, insanlarda yapılacak deney amaçlıdır. Öncelikle 1. ve 2. aşama klinik çalışmalardan yanıt alınması lazım. Konuya alçak gönüllü bakmakta fayda var” dedi.

Amerikan İlaç Enstitüsü (FDA)’nın başvuru üzerine, firma yetkililerinden daha detaylı bilgiler talep ettiği belirtildi. ReNeuron’un internet sitesinde, bu konudaki açıklamasına yer verilen firma yöneticisi Michael Hunt, gerekli bilgilerin en kısa zamanda sağlanacağı, bu temelde, insan üzerinde klinik deneyler yapmaya yönelik başvurunun kabul edileceğini umduklarını kaydetti.

DÜNYADA 50 MİLYON İNSANI ETKİLİYOR
Firma tarafından bu başvurunun, dünya üzerinde inme için kök hücre tedavisine ilişkin bir ilk olma özelliği taşıdığı öne sürüldü. Dünya genelinde 50 milyon insanı etkileyen ve yıllık tedavi maliyetinin ABD’de 50 milyar doları bulduğu belirtilen hastalığın kök hücre tedavisi için FDA’nın onay vermesi durumunda, birinci aşamada sağlıklı gönüllüler veya bazı hastalar üzerinde ilacın etkilerinin araştırılacağı öğrenildi.

İkinci aşamada, hastalar üzerinde yapılacak etkinlik araştırmasından olumlu sonuç alınması durumunda, ilacın dozu ve uzun dönemde kullanımıyla ilgili üçüncü ve dördüncü aşama çalışmaların sürdürüleceği bildirildi.

“BU BİR DENEYDİR”
Türk Nöroşirürji Derneği Başkanı ve Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroşirürji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Zileli, söz konusu girişimin deneysel çalışma amaçlı olduğunu söyledi. Prof. Zileli, 1. aşama klinik çalışmaların, bir ilaç veya yöntemin insanlarda etkilerini, metabolizmasını ve artan dozlarda yan etkilerini ölçen deneyler olduğunu ve sağlıklı insanlar üzerinde de uygulanabileceğini ifade etti.

“KLİNİK SONUÇLAR BEKLENMELİ”
FDA’dan henüz onay alınmadığını da hatırlatarak, konuya daha alçak gönüllü bakmanın önemine işaret eden Prof. Zileli, “Ancak söz konusu firmanın düzgün bir çalışma sırası kullandığını söyleyebiliriz. Yani klinik öncesi denemeler, muhtemelen hayvan deneyleri yapmışlar ve şimdi 4 aşamada gerçekleştirilen deneyler için gerekli izinleri almaya çalışıyorlar. 1. ve 2. aşama klinik çalışmalardan bir yanıt alınmadan, bu yöntemin insanlarda kullanımının etkili olabileceğini düşünemeyiz. Hayvan çalışmalarında etkili bir çok ilaç ve yöntemin, insanlarda yapılan klinik çalışmalarda etkili olmadığını bildiren birçok deneme olmuştur” dedi.